• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/profile.php?id=100001891930624
  • https://twitter.com/Suleymanshen
Menü Başlıkları
TÜRK EĞİTİM TARİHİ

İki bin yıllık Türk eğitim tarihide yer almış;

* uygulamalar
* sosyal yapılar,
* kişiler,
* kurumlar,
* programlar,
* belgeler,
* kitaplar,
* dönemler,
* kanunlar,
* yönetmelikler,
* müdürlükler,
* bakanlıklar,
* projeler,
* heyetler,
* kurslar,
* okullar,
* yayınlar,
* sınavlar, 
* dergiler,
* mecmualar, 
* bilim adamları
(raporlar hazırlayan)

Türk eğitim tarihinde yer almış bu unsurlar ara ara bu sitede özetler halinde yayınlanactır.
Takvim
En önemli ve en feyizli görevlerimiz, milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu suretle olur. (M.K. Atatürk)

Coğrafya Öğrenmenin Gerekçeleri

Neden Coğrafya Öğrenmeliyiz?  -I- ÖZET

 

İnsanlar yaşayabilmek ve yaşam düzeylerini yükseltebilmek için çeşitli bilgilere ihtiyaç duyarlar. Bunlardan birisi de coğrafi bilgilerdir.

Coğrafya derslerinde öğrendiğimiz bilgiler, bizlerin hayatını çeşitli yönlerden ilgilendirir ve bizlere çeşitli konularda yardımcı olur.

Bunlardan başlıcalar:

- Yer ve yön bulmada yarar sağlar.
- Haritalardan yararlanmamızı sağlar.
- Yurt sevgisi kazandırır, vatandaşlık bağlarının güçlenmesini sağlar.
- Ülkemizi diğer ülkelerle karşılaştırmamızı sağlar.
- Kalkınma planları hazırlanmasında yardımcı olur.
- Çevre bilinci kazandırır.
- Savaş sırasında bilgilerden ve haritalardan faydalanılır

 

 

Coğrafya öğrenmemizin nedenleri arasında ilk olarak, yaşadığımız olayları anlamlandırmamız yer almaktadır. Coğrafya öğrenen bir kişi, ülkesinin ekonomisine, ve kalkınmasına katkıda bulunabilir örneğin; çünkü coğrafya öğrenen bir kişi, ülkesinin konumunu, ve ülkesi hakkındaki bilgileri edinir, neyin nasıl olması sonucunda ülkesinin kalkınabileceğini hesap ederek, buna yönelik çalışmalarını gerçekleştirebilir. Bunun gibi pek çok coğrafya öğrenmenin nedenlerinden söz edebilir, ve neden coğrafya öğreniyoruz, neden coğrafya öğrenmeliyiz; ve neden coğrafya öğreniriz sorularına yanıtlar verebiliriz…


Neden Coğrafya Öğrenmek Zorundayız


Coğrafya öğretiminin amacı, yaşadığımız alandan başlayarak, ülkemiz ve dünya ile ilgili coğrafi bilinç kazandırmaktır. Bu amaç doğrultusunda;

*Doğayı ve insanı tanıyıp anlayarak mekânı (yerel, ulusal, küresel) doğru ve etkin kullanmak,
*İnsan ve doğa arasındaki ilişkiyi fark etmek,
*Geleceği düşünerek çevreyi korumak,
*Milli değerlere bağlı, coğrafî değerlerin “vatan bilincinin ”kazanılmasındaki önemini özümsemek
*Dünyanın ve insanlığın korunmasında sorumluluk sahibi olmak,
*Coğrafya bilimi insanı içinde bulunduğu doğal çevre ve insanla barışık halde yaşamayı, kısaca doğal ve beşeri sistemlerle uyum içinde olmayı öğretir
*Ülkelerin oluşturdukları bölgesel ve küresel düzeyde etkin olan,çevresel, kültürel, siyasi ve ekonomik örgütlerin coğrafî açıdan uluslararası ilişkilerdeki rolünü kavramak
*Dünya gelindeki insanlar, yerler ve çevrenin birbirleriyle olan etkileşimini anlamak,
*Harita okumak, bilgi teknolojilerini kullanmak, coğrafi bilgileri sorgulamak, entelektüel ve sosyal becerilere sahip bireyler yetiştirmek
*Kalkınma süreçlerinin doğayla uyumlu kılınmasının önemini kavramak
*Bölgesel ve küresel ilişkiler açısından Türkiye’nin konum özelliklerini kavrayarak sahip olduğu potansiyellerle coğrafî bir birikim ve sentez ülkesi olduğunun bilincine varmak için coğrafya öğrenmek zorundayız.

 

 

NEDEN COĞRAFYA ÖĞRENİYORUZ?  -II- AYRINTI

ÖZET

Bu yazının ortaya çıkışını hazırlayan koşullar; ilk, orta ve yüksek öğretim programlarındaki coğrafya dersleri içeriklerinin incelenmesiyle şekillendi. Dikkati çeken bazı konular hakkında başından beri coğrafyacıların görüşlerine başvuruluyordu. Öğretmenlere verimli bir ders için eksik olan şeyin ne olduğu soruluyor ve coğrafya öğrencileriyle bu alanı seçmelerinin nedenleri ve umduklarını bulup bulamadıkları tartışılıyordu. Marmara Depreminin yaralarının sarılmaya çalışıldığı o günlerde, bilim adamları bir taraftan halkımıza depremi anlatıyor diğer taraftan da, bu işin çok yönlü olduğu ve düzenlenen toplantılarda coğrafyacıların da bulunması gerektiği söyleniyordu.

GİRİŞ

İlköğretim Okullarında yürütülmekte olan Sosyal bilgiler programı üzerindeki en son değişiklik 2000 yılında yapılmıştır (MEB, 2000:7-18). Bu programın yaklaşık üçte birini oluşturan Coğrafya üniteleri, işlenmeden önce, Coğrafya üst başlığı altında; 1- Coğrafyanın Konusu ve 2- Coğrafya Öğrenmenin Gerekliliği, alt başlıkları sıralanmıştır. Geçmiş yıllarda uygulanan programlarda buna benzer bir bakış bulunmakla birlikte, genel ve özel amaçlar kapsamında ele alınan bir hedef bütünlüğü içindeydi. Gelinen bu noktada altıncı sınıftan itibaren Coğrafya öğrenmenin gerekliliği üzerinde durulması gelecek için ümit vericidir.

İnsanın yüksek öğrenime kadar geçen sürede çeşitli düzeylerde olmak üzere on bin saatten fazla zamanı okullarda ve kurs programlarında geçmektedir. Bu eğitim sosyo-ekonomik yapıya göre değişmekle birlikte, toplumsal düzenin en önemli belirleyicilerindendir. Eğitimde arzu edilen hedeflerin gerçekleşmesi: etkili, güçlü ve yenilenen yapıdaki özgün koşullarla mümkündür. Fakat geriye dönüp baktığımızda, nedense herkesin eğitimden şikayetçi olduğunu görüyoruz. Araştırma sonuçları, belirlenen ortak sorunları iyileştirme görevinin yönetimin temel görevlerinden olmasına rağmen eğitimde özelleşmeye geçmiş ülkelerde bile, bir türlü çözülemeyen dengesizlikler (Sagan, 1999:343) fırsat eşitliğini engellemektedir. Okullaşma oranının yüksek olduğu batı ülkelerinde, istediği eğitimi alma şansını yakalamış olanların sayısı henüz arzu edilenin çok gerisindedir. İnsanlar meslek seçerken genellikle istedikleri yönden farklı olarak başka faktörlerin etkisinde kalırlar. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, belli dönemlerde öne çıkmış olan bazı meslekler, sonraları önemini yitirip gözden düşebiliyor. Nerede olursa olsun eğitimin temel amaçlarından biri etkin vatandaş yetiştirmek (Barth-Demirtaş, 1997:2) olduğundan, ilk ve ortaöğretim programları; hayatın sırları, ve deneyimlerin yanı sıra geçmişte göz ardı edilen fikirleri de yansıtmalıdır.

Bu yazıda okullarda yürüttüğümüz coğrafya öğretiminin; eski sorunların bilinen çözüm yollarını tanıtmaktan öteye, problemleri önceden görmeyi sağlayan coğrafyanın kendine özgü hedeflerinden uzaklaşmanın nasıl sonuçlanacağı sorgulanmaktadır.

İnsanlık tarihinde öne çıkmış olan insan-doğa ilişkisini uygun ve anlaşılabilir düzeylere indirme, tüm öğretim programları ve bilimlerin evrensel olan ortak özellikleridir. Bu çerçevede, ilköğretimin ilk yılından itibaren, insanlar yaşadıkları yer hakkında birçok şey öğrenirler. Bunlar, günlük yaşam etkinliklerini belirleyen ve hayatı kolaylaştıran bilgilerdir. İşler yolunda gittiğinde derste kazandıklarımız dışarıda da büyük bir rahatlık sağlar. Ders kitaplarındaki bu bilgiler işlev kazanamazsa, toplumsal iletişimde birtakım sıkıntılara yol açarak, hedefleri sadece sınav kazanmak ve bir üst programa geçmek olan insanlarda bir araç olarak kalır. M. Sorre’un dediği gibi (Savard, 1976:226), “coğrafi hayal gücü bir araç olmanın ötesinde, coğrafi imajların oluşturulmasında öğretmenlerin ustaca sorgulamaları sayesinde aynı zamanda bir amaçtır”. Okullarda gelişecek coğrafya kültürü, sivil toplum organizasyonlarıyla, popüler bilimi sokaklara kadar indirebilir.

NEDEN COĞRAFYA ÖĞRENİYORUZ?

Eskiçağdan beri birçok bilimin doğuşunu, kendi egemenliğini sınırlama pahasına yaşayan coğrafya; klasik dönemden postmodern yaklaşımlara kadar, kendini sürekli yenilemiştir. Bir yanda, onun toplumsallaşamadığı ve halk desteğini kaybettiğini ileri sürenler, diğer yanda dünyayla ilgili sorunların çözümünün artık mühendislik işi olduğunu savunanlar, hep birlikte: yeni coğrafi keşiflerin artık evrenin derinliklerinde olması gerektiğini (Şengör, 1999:41) söylemeye başladılar. Böyle bir ortamda, insanın aklına şu soru geliyor: Neden Coğrafya öğreniyoruz?

Aslında coğrafya, ekonomik yaşamak için gereklidir ve “ayağını yorganına göre uzat”mayı öğrenmenin en kestirme yoludur. Çünkü, hayat birçok sürprizle doludur ve buna hazırlıklı olduğumuz sürece daha iyi yaşayabiliriz. Diğer taraftan bireysel ve toplumsal düzeyde emeğin karşılığının nelere yetebileceğini planlamak ve bu konudaki sınırları zorlamak, büyük ölçüde coğrafyanın ekonomiyi belirlemedeki gücüyle ilgilidir.

Coğrafya, deneyimlere dayanan kararlar alabilmek için vazgeçilemez bilgiler içerir. Bazı sosyal bilim alanlarının benzer amaçlarının olduğu bilinmekle birlikte, toplumsal hafızadaki bilgiler yenilendiği sürece, geleneksel coğrafya anlayışı gelişir ve yaşanan bölgedeki çevresel faktörler algılanabilir. Geçmişteki olaylar karşısındaki tutumumuz unutulmamalı ki, bir zamanlar verilmiş olan kararların nelere mal olduğunu görelim ve yeni sorunları daha erken teşhis edelim.

Dünya ekosistemi canlı, dinamik ve açık bir sistemdir. Bu sistem içinde canlıların yaşayabileceği bölgelerin sınırı sanılanın aksine oldukça gevşektir. Yaşam bakımından olağanüstü koşullar bir tarafa bırakılırsa, insanın faaliyetleri için genellikle, eksi 70 C derece ile artı 50 C derece arasında oldukça geniş teorik bir sınır vardır. Böyle büyük bir hayat alanı ve buraların kendine özgü coğrafi donanımı; farklı kültür çevrelerini ve etkinlikleri ortaya çıkarmıştır. Zaman zaman kıtlıkların ve afetlerin zora soktuğu bu yaşam biçimleri, tüm insanlığın başka bölge ve ülkelere olan merakını da kışkırtmıştır. Buna rağmen aktif yanardağların etrafında 500 milyon, deprem bölgelerinde iki milyara yakın insanın, bu topraklarda yaşamaktaki ısrarlı tutumu tartışmaya değer bir konudur.

İnsan hiç olmazsa tatil yaparken, hayal ettiği, reklamını gördüğü yerleri gezip bir bakıma hayatın sınırlarına doğru gitmek ister. Ancak bunun ön koşulu, zor koşullara rağmen yaşanan sıra dışı bölgeleri ve halklarının ele alındığı derslerin ilköğretimde yapılmış olmasıdır. Kutuplarda yaşam ve eskimolar gibi..

Kutup bölgeleri yüz yıldan fazla bir süredir stratejik önem taşımaktadır. Başlangıçta keşfetme ve merak dürtülerinin yönlendirdiği maceralar zinciri, güçlüklere ve trajik şekilde kaybedilen bilim adamlarına rağmen, zamanla hedef değiştirerek jeopolitik ve askeri bir boyut kazandı. Ülkelerin bir kısmı buralara ilk ayak basan kaşiflerini, bir kısmı kendilerine yakınlığı, diğer bir kısmı da ekonomik gücünü bahane edip her fırsatta bu buzdan toprakları sahiplenmek istediler. Amacı çeşitli olmak üzere bugün bu topraklarda hak iddia eden ülkelerin sayısı iki elin parmaklarından fazladır. Gerçek şu ki, başından beri bu ıssız yerlere maddi ve manevi yatırım yapmış ülkeler bu sayının ancak yarısı kadardır. Dünya tarihinde böyle kavşak sayılabilecek birçok noktanın gözden uzak tutulması ne yazık ki, öncelikleri ele geçirme bilincinin oluşturulmasında coğrafya kültürünün göz ardı edilmesinin bir sonucudur.

Bir toplumun azgelişmişliğinin göstergelerinden biri de; kaynak-nüfus dengesinin bozulmasıdır. Az üretip az tüketen birçok ülkede, geçim sıkıntısı ve yoksulluğun bölgesel hatta küresel tedirginliklere yol açmasına dünya tarihinde sık rastlanır. Birleşmiş Milletlerin Para Fonu zor dönemlerde böyle ülkelere krediler açarak sorunun ulusal boyutlarından taşmasını engellemeye çalışır. Alınan önlemlerin başında da tüketimi kısıtlamak ve dışsatımı teşvik etmek gelir. Dünyanın her tarafında doğanın elverdiği ölçüde insanlar üretime katkıda bulunmak ve gelirden daha çok pay almak için uğraşırlar. Daha iyi yaşamaya ve refaha giden yolun, ürünlerin uluslararası pazarlarda alıcı bulması olduğu çocuk denecek yaşlarda ailede öğrenilmelidir. Aksi takdirde, yaşadığımız yerin geleneklerine uygun tarıma dayalı gıda sanayinin çok uluslu şirketlerle başa çıkma şansı olamaz.

Planlı kalkınma programlarının uygulandığı ülkelerde yıldan yıla ne kadar gelişme olduğu kamuoyuna duyurulur. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun her planda kalkınma hızının önceden tasarlanması, kuvvetli bir şekilde, eski planların özgeçmişiyle bağlantılıdır. Ulaşılması öngörülen bu hedefler, uygulama alanının gerçeklerine ters düşmemeli ve yöre halkının hayallerini süslemelidir. Gelişmiş ülkelerin kalkınma hızına yakın bir sürekli gelişme istiyorsak, tüm yurttaşların ekonomik girişimlerinin bu çabalara katılımı zorunludur. Genellikle söylendiği gibi, kalkınmak ve gelişmek için sürekli olarak büyümek gerekmez. Bazı durumlarda küçülerek de iyi yönde gelişme sağlanabilir. Böyle yerlerin özelliklerini ve doğal kaynak potansiyellerini belirlemek, Coğrafyanın bu yönünün etkili kullanılmasıyla mümkündür.

İnsanların bir yerde toplanmasının nedenlerini bulmak coğrafyanın görevlerindendir. Gerçekten, sıcaklıkların yılda birkaç kez eksi 70 dereceye düştüğü bir Sibirya kasabasında (Tümertekin-Özgüç, 1998:342), insanları orada tutan nedir? 19. Yüzyılda Çin’de Sarı Irmak boylarında yaşayanların: suların, tarlaları, evleri ve köyleri ne zaman sürükleyeceğini beklemeleri oldukça ürkütücüdür. Her yıl bir kasırganın talan ettiği ABD’nin güneydoğusunda oturanların, afetten birkaç saat önce terkettikleri evlerini eski halinde bulmaları çok zayıf bir olasılık. Doksan yılda iki büyük deprem yaşamış olan Kaliforniya’nın yüksek binaları bir fayın tehdidi altındadır. Ama yine de insanları buralara bağlayan bir neden var. Envanterlere, istatistiklere sığmayan bir şey; sevgi.

Mekan coğrafyanın evrensel kavramlarındandır ve şüphesiz zaman kavramıyla büyüyen bir anlamı vardır. İnsanın ve çevrenin mekansal farklılaşmadaki etkisinin araştırılması coğrafyanın amaçları arasındadır (Tümertekin, 1990:35). Dünyanın her yerinde farklı kültürlerin kullandığı arazi bölümleri farklı biçimlerde örgütlenmiş ve bunların her birinin doğayı algılama geleneklerindeki ayrıntılar büyük farklar doğurabilecek niteliktedir. Başka bölge, ülke hatta kıtalardaki bu ilginç doğal ve beşeri çevreleri algılayabilmek genellikle coğrafyanın mekan boyutunun iyi öğrenilmesine bağlıdır.

Ne kadar çok tüketirse, o kadar mutlu olacağını sanan bir zihniyet, yeteri kadar üretemeyince, kendini ekonomik bir darboğazın içinde bulabilir. Enflasyonla mücadele etmek zorunda kalan ülkelerin kalkınma projelerini, bir yandan hızlı nüfus artışı diğer yandan da bölgesel krizlerin engellemesi aşılması gereken yeni sorunlar doğurmuştur. Nitekim birçok ülkede dengeli beslenemeyen milyarlarca insan, ümitsizliğe kapılarak daha çok gıda yerine, anlaşılması ve gerçekleşmesi zor hedeflerin peşinde koşmaya başlamıştır. Burada gözden uzak tutulan beslenmedeki dengesizlik; dünyadaki tüm insanlar bir Avrupalı gibi yaşasa, mevcut doğal kaynaklar ve üretim 700 milyon kişiye ancak yetebilir. Fotoğrafın öbür yüzü daha karanlık; insanlar yoksul bir Afrikalı gibi yaşamaya razı olsa 15 milyar kişiye yetecek (Tanilli, 2000:362-414) bir dünya vatandaşı olacaklar.

Karşı karşıya olduğumuz doğal afetlerin bir kısmı atmosferden, bir kısmı da yerin kendinden kaynaklanır. Kaynağı ne olursa olsun her bölgede bunlardan en az biri yaşamın sınırlarını zorlamaktadır. Tehlikeleri sezebilmek ve önceden tedbirler alabilmek için; afetlerden ders almış ve bu konuda sorumluluk bilincini geliştirmiş toplumsal bir yapıya ihtiyaç vardır. Nüfusun yoğun olduğu bu bölgelere baktığımızda, açıkça görüldüğü gibi; insan, etkinliklerini sergileyebildiği yerlerde çeşitli afetlere rağmen kalkınabilmiştir. İyi organize olmuş toplumlarda binlerce kilometrelik karayolu ağının birkaç yüz metrelik kesimindeki kaya düşmelerini planlı bir şekilde denetlemek sıradan bir iş olduğu halde, birçok ülke yatağını her değiştirdiğinde binlerce insanı evsiz barksız bırakan bir akarsuyun çevresinde, gerekli önlemi almakta zorlanmaktadır. Sonuç olarak doğal döngü (tektonik, kaya ve mineral döngüleri gibi) mekanizmalarını kavramak için coğrafya öğrenmeliyiz.

Dünyaya ait bilgileri organize etmek ve yaymak için coğrafya gereklidir. İnsanlık tarihinin iki koldan yürüdüğünü herkes bilir. Biri bilimin yoludur ve tarihinde yargısız infaz edilen bilim yolcularının sayısı bilinmiyor. Önlerine çıkan, siyasi, ekonomik, kültürel ve teknolojik engellere karşın amaçlarına ulaşmayı bir ölçüde başarmış olanların hayatımızı kolaylaştıran çalışmalarını unutamayız. Önemli bir kısmının da bugün adlarını hatırlamasak bile, isimsiz kahraman olduklarını biliriz. İkinci yol sanatın yoludur ve hep söylendiği gibi; vücudun damarlarına benzer. Güzel sanatların tüm dallarında ortak hedef hayatı güzelleştirmektir. Tarihöncesi çağlardan, evrenin bilinmeyen en uzak yerlerini izlediğimiz bugünlere gelinceye kadar, coğrafyanın kutsal görevi, başlangıçta dünyanın yeni bölgelerini keşfetmekti. Özgün coğrafyasıyla yeni yerlerin tanıtımını canları pahasına yapanlar tarihe mal olurken, birçoğu gezgin-coğrafyacı olan bu maceracı, gözü kara insanlar dünya coğrafyasında devrim sayılabilecek yeni ufuklar açtılar. İçlerinde askerler, din adamları, gazeteciler ve tüccarlar olmasına rağmen yayınladıkları anı ve gezi notları hala, popüler coğrafyanın en güzel örnekleridir.

Hayata bakışımızdaki farklı kriterleri görebilmek için coğrafya öğrendiğimizi söylesek fazla ileri gitmiş olmayız. Bu kavram dünya ekosisteminin birbirinden çok uzak bölgelerindeki farklı ortamlarla zenginleşmiştir. Dünyaya ve doğaya ait anlayışların çok değişik boyutlarda olabileceğini gösteren ilginç örnekler herkesin bilgisi dahilindedir. İlk kez 1972’de başlayan Dünya Çevre Konferanslarından birinde (Sao Paulo, 1985), Amazon ormanlarında yaşayan bir kabile reisinin: “Bizi kalkınma adına, refah adına beka düzeyine alçaltamazsınız, bunu istemiyoruz” (TÇSV, 1991:150) şeklindeki konuşmasına kadar, doğayı ve dünyayı algılama biçimlerinin bu derece farklı olduğunu anlayamamıştık. Uzakdoğu’da bir baraj inşaatı yüzünden yönetimle karşı karşıya gelen çevre örgütlerinin başına gelenler (Sachs, 1997:176), çevre adaleti bakımından oldukça önemli gelişmelerdir.

Düzeni, kararsızlıkları, kriz ve kaosu önceden görebilmek coğrafi verilerle mümkündür. Ulusal ve uluslararası düzeyde envanter yapan kurumların birikimleri doğanın sistemini ayrıntılı bir şekilde açıklamaya yöneliktir. İşleyişi bilinmeyen ve bu yüzden kontrol edilemeyen krizler sonuç olarak kaosa doğru yaklaşırlar. Yanardağların ve kasırgaların uydulardan gözlenmesi, yukarıdaki sürecin yaşandığı yerlerde daha az kayıp için geliştirilmiş yüksek teknolojilerdir. Aksi halde başından sonuna izleyemediğimiz afetlerin dünyanın her köşesinde nelere yol açtığını belgesellerde görmeye devam edeceğiz.

İyi niyetlerle hazırlanan projelerin yan etkileri sonradan çıkabilir. Örneğin yüksek barajlar bazı bölgelerde sanılanın aksine çevresel bir felakete dönüşerek ekosistemi geriye dönülmez bir yola sürükleyebilir (Abramovitz, 1997:76). Halbuki programlarımızda, bütün barajlar masum elektrik santralleri olarak gösterilmektedir. Bunların doğa üzerindeki yan etkilerinin değerlendirilmesi zamanla sağlanacak olsa da, bu yöndeki çalışmaların vakit kaybetmeden yapılması gerekmektedir. Eskiden yaşanmış olan afetlerin önlenebilmesi, nedenlerinin bilinmesi ve olayların iyi analiz edilmesiyle mümkündür. Toplumsal coğrafi hafızanın zamanla silindiği ve boşluklar uygun bilgilerle doldurulmadığında, çekilen acılar unutulur ve eski sorunlar tekrarlanır. Ya da çözümlerimiz beklenmedik yeni sorunlar doğurabilir.

Zamanı ve mekanı kullanma bilincini oluşturan eğilimleri belirlemek için coğrafi perspektifden yararlanılır. Şehir ve bölge planlamalarında orada yaşayanların görüşlerine başvurmak alışılmış bir durum değildir. Fakat bir yerin kalkınması için plancıların geliştirdikleri projelerin uygulama aşamasındaki başarısı kısmen de olsa yöre insanının konu hakkındaki eğilimlerinin önceden bilinmesiyle artar. Toplumsal düzeyde yönelimlerin hangi tarafa doğru olduğunu bilen planlamacılar, yeni eğilimleri halkın gündemine getirdiklerinde, bunun çarpıcı etkilerini en kısa zamanda görürler. Doğal ortamda en hızlı değişmelere neden olan yapılardan biri de büyük barajlardır. Türkiye’de enerji ve sulamayı bahane ederek dev projelerle halkın desteğini kazananların karşısına çevre derneklerinin çıkması için çok zaman geçti. Sonradan desteğini çevreciler lehinde kullanan halk, Rize’de Fırtına vadisinde yapılması planlanan baraj inşaatına karşı tavır koyarak, doğal yaşamın koruyucusu olduklarını gösterdiler.

Evrensel kavramların hayatın içindeki yerini ve bunları kullanan güçlerin egemenliğini anlamak ve çözmek için coğrafya öğrenmek (Barth-Demirtaş, 1997:4.18); ilk ve ortaöğretim programlarının gözden uzak tuttuğu büyük bir hedeftir. Ölçek, bölge, göç ve sınır gibi kavramların temel özelliği hiçbir sektörün tekelinde olmaması ve onların vizyonlarını belirlemesidir. Bunlardan bölge, coğrafyada en çok ele alınan kavramlardandır. Öğrencilerin deneyimlerinin bir üst aşamaya, genellemelere ve soyut düşüncelere geçişi sağlanamadığı için, Türkiye örneğindeki gibi, bölge; 1941 Türk Coğrafya Kongresinin sınırlarını çizdiği yedi bölge olarak ezberletilmektedir. Oysa, Erol (1996) ve Yiğit’ in (1996) Türkiye’nin coğrafi bölgeleri için söylediklerine bakılırsa, bölge sınırlarının yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Diğer taraftan ekonomik yapının ve merkezi yönetimin belirlediği fonksiyon bölgeleri de vardır. Ama bunların hiçbirinin sınırları diğeriyle çakışmaz. Örneğin bir kargo şirketinin yönetimi yedi bölge değil, daha pratik yapıda yirmi bölgede örgütlenmiştir. Aynı şekilde Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün bölge örgütleri akarsu havzalarına göre yapılmıştır. İster kamu ister özel sektör olsun, daha verimli ve düşük maliyetli bir hizmet için bölge örgütlerinin sınırları değişebilir. Kısaca, sınırları ele almamızın nedeni, onların değişmez olmadığını öğrenmektir.

Doğayı, dünyayı ve hayatı anlamamızı kolaylaştıran sembolleri öğrenmek için coğrafya programı basit ve aynı zamanda tutumlu bir yoldur. Bir uzmanlık alanı ve meslek olan göstergebilim kapsamındaki semboller, dilbilimden, yazılım programlarına kadar birçok sektörün işini kolaylaştırmaktadır. Hatta biraz daha ileriye giderek gündelik iletişimde zaman ve yer tasarrufu sağlayacak kadar ekonomik bir değer kazanmıştır. Her gün çevremizde tanımakta zorlandığımız yeni bir şekil, yeni bir kelime, yeni bir işaret görüyoruz. Bunları küçümseyip öğrenmekten kaçınamayız. Öğrenmeyi geciktirmiş olsak; umulmadık bir yerde tanımadığımız bir sembol bize pahalıya patlayabilir.

Dünyayla ilgili temel bilgileri öğreten programlardan biri de coğrafyadır. Toplam on bir yıl süren öğretimin belli aşamalarında gittikçe artan ve genişleyen bir ünite yapısıyla okul programları öğrencileri hayata ve yükseköğretime hazırlar. Sırasıyla her sınıfın başında varılması istenen hedeflerin öğretmenler tarafından bilinmesi ve o dönemin sonunda gerçekleşenlerin gözlenmesi gerekir. Örneğin dördüncü sınıfı bitiren öğrenci; harita, plan ve ölçekler konusunda temel bilgileri almış olmalıdır. Coğrafya derslerinde kullanılan haritalar üç boyutlu öğrenmeyi geliştiren araçlar olarak kabul edilmektedir (Savard, 1976:229). Harita çeşitlerini ve bunların ölçeklerini öğrenmiş olanların çevreyi daha iyi değerlendirmeleri kolaylaşır. Ne yazık ki, bu dersleri iyi öğretemediğimizi düşünerek aynı konuların biraz genişlemiş halini dokuzuncu sınıfta yeniden ele almak zorunda kalıyoruz. Öğrencilerin coğrafya derslerinde yaşadığı bu kargaşayı sorgulayan Lacoste (1998:102)’a göre, coğrafyaya ilgisizliğin nedeni önceden söylenenlerin tekrarı olması değil, coğrafyanın medyadan ve politikadan daha az etkilenmesidir.

Toplumsal düzeyde yeni merak ve ilgi alanlarını özendiremeyenler, okullarda yürütülen programları genellikle uygulanır bulmadıklarını söylüyorlar. Diğer taraftan program geliştirmeyle uğraşanlar, bir önceki müfredatın kapsamında dikkat çekici bir değişiklik yapmanın çoğunlukla zor olduğunda birleşiyorlar. Hiç kuşku yok ki, sürdürmekte olduğumuz programın merak ve ilgi alanlarını kışkırtması gerekir. İlköğretimin ilk kısmında; yaşadığımız yeri, memleketimizi ve dünyayı ana hatlarıyla öğrenerek; doğa ve yurt sevgisi kazanırız. Ortaöğretim yıllarında ise, dünyanın başka bölgeleri ve ülkelerini tartışarak, onlarla iletişimi ve ilginç hayat anlayışlarını tanımalarını özendirerek toplumun diğer insanlarla bir ölçüde bütünleşmesini sağlayabiliriz.

Doğal ve beşeri güzellikleri kullanma hakkını korumak için coğrafyanın topluma mal olma geleneğinden yararlanabiliriz. Öğrenmenin hangi düzeyde gerçekleştiğini sorgulamak amacıyla; canlıların bazı özel yaşama alanlarının iyi korunup korunmadığına bakabiliriz. Tüm dünyada giderek artan bir şekilde bu özelliklerdeki mekan birimlerinin gözetilmesi organizasyonu yaygınlaşmaktadır. Üzülerek görmekteyiz ki, Türkiye’de hiçbir ilköğretim ve ortaöğretim Sosyal Bilgiler, Coğrafya ve Çevre-İnsan ders kitabında ve ünite dergilerinde, dünyayı ve doğayı ister küresel, ister ulusal, isterse yerel ölçüde korumayı amaçlayan vakıf ve derneklerden birinin kuruluş amacını, eğitim çalışmalarını ve adresini görmek imkansızdır.

Arazi kullanma durumunun yapısal düzenini ortaya koymaya çalışırken, tarihi coğrafyadan da yararlanmak gerekir. Ülkemizin coğrafi tabiatına uygun arazi kullanma biçimlerinin belirlenmesi elimizdeki bulguların geçmişi kadar geriye götürülebilir. Gerçekten Eskiçağ kayıtlarına göre, Anadolu’nun birçok yerinde uyguladığımız tarımsal modeller (Stewig, 1968:55) bugünkünden oldukça farklıydı. Ekolojik-tarımsal üretimin en akılcı yöntem olduğu günümüzde, çiftçilere yönelik yapılan toplantılarda daha fazla üretim çabalarının sürdürülebilir tarımla desteklenmediği takdirde yakın zamanda neleri yitireceğimiz üzerinde durulmaktadır. Bu etkinliklerin başarıya ulaşması için öğretim programlarındaki coğrafya ünitelerinin rolünü iyi kullanmalıyız.

Arazi kullanma durumumuz hakkında elimizdeki en kötü örnek denizlerdir. Akdenizli bir balıkçının gazetelerde yayınlanan demecinde; “yüzlerce teknenin barındığı limanda, her yıl lodosla birlikte araçlarının parçalandığını, fakat yıllardan beri kalıcı bir çözüm bulunamadığını”, okumuştuk. Yakın bir geçmişte kıyılarımızda meydana gelen başka büyük kazalar henüz tazeliğini korumaktadır. Sekiz bin kilometreden fazla kıyı uzunluğuna rağmen, bu doğal kaynağı iyi değerlendirdiğimizi söyleyemeyiz. Bir yanda azalan balık potansiyeli ile Karadeniz, plaj turizmine feda edilen Akdeniz kıyıları, karşı komşumuzla sık sık gerginleşen ilişkilerin nedeni Ege Denizi ve diğer yanda depremselliğini teknik üstünlükleri yüzünden uluslar arası bilim komisyonlarıyla ancak su üstüne çıkarabildiğimiz Marmara Denizimiz. Biz, arazi kullanma durumunu yalnızca karada; tarlada-bahçede, şehrin sokaklarında ararsak, denizlerimiz güzel bir peyzaj olarak üç tarafımızı çevrelemeye devam eder.

Doğal ve toplumsal tüm kurumlarla çatışmayan yeni fikirler üretmek gelecekte nasıl bir ülkede yaşayacağımızın göstergesidir. Kuşkusuz üretilen fikirlerin zaman ve mekanda yayılması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Elde ettiğimiz bulguların bilim çevrelerinde tartışılması ve hayatımızın değişik kesimlerinde karşımıza çıkması, refah yolunda atmamız gereken adımların başında geliyor. Bu haliyle yayınlanan coğrafi çalışmaların sayısının yetersizliği umduğumuz fonksiyonları yaratmaktan çok uzak görünüyor. Zaman içinde artan arazi etüdlerini ve problemlerin çözümünde üzerine düşen görevleri yerine getiren coğrafyacılar kendi varlıklarının en büyük alt yapısını oluşturan halkın, gönlünü kazanarak bilim dünyasında eski gücünü hissettirecektir.

Tümertekin (1990:110), “coğrafyanın isteği gerçekliklere ulaşmaktır” derken, insanların özellikle de öğrencilerin ulaşamadıkları gerçeklikleri kastetmiş midir bilinmez ama, atlas yayınlamış biri olarak; Türkiye’de atlas tekniklerindeki gelişmelerin izlenemediğini, ülke gerçeklerinin atlaslara aktarılamayışının nedenlerini en iyi bilenlerdendir. Buna rağmen gelinen noktada, gözden geçirilerek yeniden basılmış birçok atlas; bir yer bulma kılavuzundan öteye geçememiştir. Ülke gerçeklerinden; Marmara Denizi kıyıları, Ağrı Dağı, Manyas Kuş Cenneti, Antalya’da turizm, Karapınar’da toprak erozyonu, İzmir körfezi, Artvin ormanları, Kaçkar Dağlarında buzul, Kuzey Anadolu Fayı, Uludağ ve Van Gölü haritalarının atlasları zenginleştirme şansını değerlendirememiş bir atlas kültürü, okullardaki coğrafya derslerinde başarıyı azaltmasına rağmen sürmektedir.

Gelecekte en belirgin değişimin hangi sektörde olacağını kestirebilmek, sürdürdüğümüz coğrafya programında, paleocoğrafyaya yer vererek sağlanabilir. Geçmişte meydana gelen çevresel etkileşimler coğrafi ortamda belirgin değişmeler yol açmıştır. Söz konusu olan doğal çevrenin kronolojik bir takvim düzeninde başından geçenlerse; Türkiye’nin yerbilimsel tarihi bize, hem bugünü algılamada hem de geleceği tasarlamada çok yönlü bir ufuk kazandırır. Türkiye, Üçüncü Jeolojik Çağın ortalarından beri kıyı ve vadi sektörlerinde belirgin değişmelere uğramıştır. Sera etkisi nedeniyle atmosferin ısınarak deniz seviyesinin yükseleceği şeklindeki beklentilerin iyimser bir yanı olmadığı gibi, bu denizlerle de sınırlı kalmayacaktır.

SONUÇ

Türkiye’deki Eğitim Fakültelerinin yeniden yapılandırılması kapsamında, ilköğretim ve ortaöğretim öğretmeni yetiştiren bölümlerin statüsünde önemli değişmelere yol açmıştır. Bu programları tercih eden öğrencilerin büyük bir kısmı, eskiden olduğu gibi; “hiç olmazsa bir öğretmen olalım” anlayışını terketti. Son birkaç yıldır, öğretmen adayı öğrencilere uygulanan; okul deneyimi ve staj türünden pratik deneyime dayalı çalışmalar her kesimin desteğini almış durumda (Sands vd, 1997:13).

Onbeş yıldan beri coğrafya programındaki birinci sınıf derslerinin daha hemen başında, öğrencilerimizin geldikleri koşulları iyi anlamak ve onların ilgi alanlarını tanımak ve olası yönelimlerine yeni destekler sağlamak amacıyla yaptığımız görüşmelerden çıkan sonuçlar, onların sanıldığı gibi dünyayı, doğayı ve insanı kendilerine dert ettikleri için değil, puanlarının ancak buraya yettiği için Coğrafya’yı seçtiklerini görüyoruz.

ÖSS’nda öğrencilere yöneltilen 90 sözel soruyu övgüye değer bir oranda doğru yanıtlayan öğrencilerin, ilk ve ortaöğretim düzeyindeki coğrafya ilgi-bilgi ve görgü düzeyini gösterecek; bir çevre derneği üyeliği, bir doğa dergisi aboneliği, bir koleksiyon-albüm hobisi, pusula, altimetre (yükseklik ölçer), küre, dürbün, fotoğraf makinesi sahipliği, bilim tarihinde yerini almış coğrafyacılardan İbn-i Sina, Katip Çelebi, Besim Darkot gibi birçok coğrafyacıyı tanıyıp tanımadıkları ve geldikleri okullarda coğrafya derslerinin hangi oranda dersane dışında (dağda, ormanda, fabrikada, fuarda, parkta, ırmak kenarında, barajda) yapıldığı sorgulandı. Ne yazık ki, ortaya çıkan sonuç; öğrencilerimizin insanlara neden coğrafya öğrettiğimiz konusunda, birtakım duygusal görüşler dışında kendilerini pek rahat hissetmedikleri görülmüştür.

Coğrafya öğrenme ve öğretmenin gerekliliği üzerine söyleneceklerin, coğrafyacıları ve herkesi ilgilendiren boyutları olabilir. Hangi tarafta yer alırsa alsın, etkin bir vatandaşın iyi bir coğrafi birikime ihtiyacı olacağı kuşkusuzdur. Bunu karşılayacak olanlar da coğrafyacılardır. Dolayısıyla, birbirini tamamlayan iki taraf arasında iletişimi sağlam yollardan ve iyi seçilmiş araçlar üzerinden yapmak kaçınılmazdır. Ancak, günümüzün ekonomik koşullarıyla bunu gerçekleştirmek pek mümkün görülmüyor. Öncelikli olarak coğrafi bilgilerin üretileceği envanterlerin sağlıklı bir şekilde nasıl oluşturulacağı tartışılmalıdır.

Beş yıllık bir fakülteden mezun olarak, ülkemizdeki ortalama vatandaş profilini yükseltecek öğretmenler, Coğrafyacılara düşen esas görev: geçmişte olduğu gibi eski çözümleri tekrar ettirmek değil, ülke sorunlarını gören ve bunlara çözümler üreten öğretmenlerin yetişmesine yardımcı olmaktır.

 Alıntı

KAYNAKÇA

ABRAMOVİTZ, J.N., 1997. “Sürdürülebilir Tatlı Su Ekosistemleri”. Dünyanın Durumu 1996. Tübitak-Tema Vakfı Yay., No. 3, Ankara.

BOORSTİN, D. J., 1994. Keşifler ve Buluşlar ( Çev., Fatoş Dilber ). Türkiye İş Bankası Yay., No. 329, Ankara.

BARTH, J.-DEMİRTAŞ, A., 1997. İlköğretim Sosyal Bilgiler Öğretimi Kaynak Üniteler. YÖK Yay., Ankara.

EROL, O.,1993. “Türkiye’nin Doğal Yöreleri ve Çevreleri”. Ege Coğrafya Dergisi S. 7, s. 13-41, İzmir.

LACOSTE, Y., 1998 Coğrafya Savaşmak İçindir (Çev. Ayşin Arayıcı). Özne Yay., İstanbul.

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI, 2000. İlköğretim Okulu Ders Programları (6,7,8. Sınıf Sosyal Bilgiler). MEB Yay., No. 3422, Ankara.

ÖZGÜÇ, N.-TÜMERTEKİN, E., 2000. Coğrafya. Çantay Kitabevi, İstanbul.

POSTEL, S., “Sürdürelebilir Bir Su Stratejisi Yaratmak”. Dünyanın Durumu 1996. Tübitak-Tema Vakfı Yay., No. 3, Ankara.

SACHS, A., 1997. “İnsan Hakları ve Çevre Adaleti”. Dünyanın Durumu 1996. Tübitak-Tema Vakfı Yay. No.163, Ankara.

SAGAN, C., 1999. Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı (Çev. Miyase Göktepeli). 5. Baskı, Tübitak Popüler Bilim Kitapları 85, Ankara.

SANDS, M. vd, 1997. Okullarda Uygulama Çalışmaları. YÖK Yay., Ankara.

SAVARD, C., 1976. Çağdaş Pedagojiden Seçmeler (Çev. Nejat Yüzbaşıoğulları). M.E. Basımevi, İstanbul.

STEWİG, R., 1968. Batı Anadolu Bölgesinin Kültürel Gelişmesini Gösteren Kartoğrafik Belgeler (Çev. Ruhi Turfan). İstanbul Matbaa Sanat Enstitüsü, İstanbul.

ŞENGÖR, A. M. C., 1999. Zümrütname. Yapı Kredi Yay., No. 1279, İstanbul.

TANİLLİ, S., 2000. İnsanlığı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor. Adam Yay., İstanbul.

TÜMERTEKİN, E.-ÖZGÜÇ, N., 1998. Beşeri Coğrafya. Çantay Kitabevi, İstanbul.

 

 

 



Belki bir gün...
Kendin için,ailen için, devlet için ve hatta dünya için daha da önemlisi insanlık için kendini çok iyi yetiştir, geleceğe iyi hazırlan. Zira bunlardan biri, belki bir gün sana ihtiyaç duyabilir. 
                                   Süleyman ŞEN
VİZYONUMUZ
Dünya'yı bilen, onu önemseyen, barışçı bireyler yetiştiriyoruz.
MİSYONUMUZ
Görevimiz; rehberi bilim olan, araştıran, sorgulayan, öğrenen ve kendini gerçekleştiren, hoşgörü ve manevi değerleri yüksek, toplumsal çürümeye panzehir olmuş, insanlığın olgunlaşmasını hızlandıran, evrensel değerleri fark etmiş ve içselleştirmiş, yaşanabilir bir dünya taraftarı olan bireylerin yetişmesine katkı sağlamaktır.
Hava Durumu
Anlık
Yarın
15° 5°
Site Haritası